MaMMaBODRUM Görkem Öktem Çetinalp (Rüzgarlı Günler ve Geceler)

Bodrum’da yaşayan anneleri daha yakından tanıdığımız MaMMaBODRUM köşesinde bu haftaki konuğumuz dünyaya sekiz hafta erken gelerek hayata hızlı bir giriş yapan yakışıklı Rüzgar’ın annesi ve Rüzgarlı Günler ve Geceler adlı bloğun yazarı sevgili Görkem Öktem Çetinalp.

 

05

Sevgili Mammaturca takipçileri, merhaba…

Bendeniz, Görkem. Çoğunluğun tanıdığı şekliyle, “Rüzgar”ın annesi. Beş senedir blog yazarıyım, sosyal medya tutkunuyum, kitapseverim, reklam yazarıyım.

Üç sene önce, eşimin işi nedeniyle Bodrumlu olduk. Karmamızda gezginlik varmış: Diyarbakır’da doğmuş, kırk günlükken İstanbul’a gitmişim. Ardından ailemin ani kararıyla İzmir macerası, evlendikten sonra Antalya ve şu anda da Bodrum… Kenardan kenardan ilerleyişimize bakılırsa, kendimizi Lübnan açıklarında bulmamız an meselesi diye düşünüyorum artık.
Nereli olduğumu tam olarak bilmiyorum açıkçası. Çok da önemsemiyorum. Böyle dolaşa dolaşa, gidip sonunda kendi ülkemi kurmayı hayal ediyorum.

Kocamın on senelik eşi, on yedi senelik sevgilisiyim. Oğlumuz sekiz yaşında, bizi türlü maceralarıyla her daim canlı tutuyor. Zor elde edilen, yine zor geçen, yüksek riskli bir hamileliğin ardından, aramıza sekiz hafta erken katılmaya karar veren Rüzgar, şimdi bizi çoğunlukla gülümseten ancak o dönemlerde bolca gözyaşı dolu, oldukça telaşlı zamanlar geçirten bir armağan; üstelik hayatın eşsiz bir cilvesi sonucu, sizlere bu satırları 17 Kasım Dünya Prematüre Günü’nde aktarıyorum.

Rüzgar’a her doğum gününde bir mektup yazıyorum. Mektuplarımdan birinde şöyle demişim:
“Seneler önce bu saatlerde; doğuma daha iki ay var derken bir bayram sabahı kendimi ameliyathanede bulmamın verdiği şokla, henüz ölümlerden döndüğümün bilincine varamamış, üzerimde hastane pijamasıyla yatakta şaşkın şaşkın oturuyor…
. Saat başı süt sağıp, çıkan 5 cc. kolostruma şükretmeyi öğreniyor…
. Yoğun Bakım’dan imzalaması için gönderilen “prematüre bebekleri bekleyen olası riskler” formunu benden gizleyen kocama, onu okumamışım gibi rol yapıyor…
. Akşam üzeri hemşireden gelen “Bebeğiniz solunum cihazından ayrıldı, gözümüz aydın. Ziyarete gelebilirsiniz” telefonuyla havalara uçuyor…
. Zor günlerde; gerçek dostluğun, içten bir gülümsemenin, elini sıkı sıkı tutan bir eşin, daima, her kararında yanında olan ailenin, kusursuz hastane şartlarının paha biçilemez değerini hissediyor…
. 1680 gramlık minik bir mucizeye tanık olmanın verdiği duygu karmaşasının üstesinden gelmeye çalışıyorduk.”

Alışkanlıklarına düşkün Rüzgar’ın Bodrum’a alışma evresi…
02Bize öyle çok şey öğretti ki Rüzgar, hepimiz çocuklarımızla birlikte büyümüyor muyuz zaten. Rutinlerine, alışkanlıklarına çok düşkün bir çocuğumuz var. Evdeki eşyalara, oyuncaklarına, kitaplarına, hatta kitaplarının rafta durdukları yerlere bile bağlı. Yatağı eskiyip kırıldığı halde ondan vazgeçemediği için yenisini alamıyoruz, düşünün… Dolayısıyla herkesin bize sorduğu bir soruydu: “Bodrum’a taşınma fikrine Rüzgar’ı nasıl alıştırdınız?” Belki başkalarına ışık olur diye bizim yaşadığımız süreçten kısaca bahsetmek istiyorum. Rüzgar İzmir’de, 22 aylıktan beş yaşına kadar aynı kreşe devam etti ve öğretmenlerini birer eğitimciden çok, bir abla, neredeyse anne gibi benimsedi. Bu okul, belki de benim annelik yaşantımın en büyük şanslarından biri oldu. Öğretmenleri ile kurduğumuz sağlıklı iletişimle Rüzgar’ın erken doğumundan kaynaklanan gelişimsel problemlerinin üstesinden sancısız bir şekilde geldiğimiz gibi, aynı zamanda Bodrum’da kuracağımız yeni hayatımıza da onu çaktırmadan, mükemmel bir şekilde hazırladılar. Salondaki sehpanın yerinin değişmesine bile tahammül edemeyecek kadar alışkanlıklarına düşkün oğlum, süreci kazasız belasız atlattıysa, bu benim plan program delisi ama soğukkanlı yapımın, ince hesaplarımın, destekçilerimin ve kreş öğretmenlerinin başarısı.

Neler yaptığımızı kısaca anlatayım:
. Eşim, bizden önce Bodrum’a yerleşeceği için önceliğimiz Rüzgar’ın Bodrum’u sevmesi, babasıyla onu ayıran bir tehdit gibi görmemesiydi. Bu yüzden bir hafta sonu sadece tatil yapar gibi Bodrum’a geldik ve Rüzgar Efendi’yi tabiri caizse paşalar gibi ağırladık. Oyun, bowling, deniz, pizza, Allah ne verdiyse 🙂
. Bu arada öğretmenleri Rüzgar’ı artık büyüdüğüne, o yüzden büyük okula gideceği fikrine alıştırmaya başladılar. Şansımıza çok yakın dört arkadaşı daha “büyük okul”a gidecek, dolayısıyla arkasında kimseyi bırakmış olmayacaktı. “Rüzgar’ın büyük okulu Bodrum’da” diye baştan beri tekrarladık.
. Ondan sonraki hafta okul mülakatı için yine geldik. O gün de arıza çıkmasın diye bir eli yağda, bir eli balda iki gün geçirdik. Mülakat nasıldı derseniz, ben Rüzgar’ı okula aldıklarına hala inanamıyorum çünkü Rüzgar mülakat sırasında öğretmenin sorduğu soruların bir kısmını başaşağı olarak kafasını çıkarttığı koltuğun sırt dayama yerinden cevapladı.
. En zor dönemimizi oryantasyon haftasında geçirdik. Çünkü henüz ev bulamamıştık, otelde kalıyorduk, Rüzgar okula otelden gidip-geliyordu ve haklıydı, bu gerçekten tuhaf bir durumdu. Neyse ki bu dönemi de öğretmenlerinin anlayışı, özel ilgisiyle hasarsız atlattık. Rüzgar’ın kreşin atmosferinden koskocaman bir okula ve yepyeni öğretmenlere alışabileceğinden şüpheliydim açıkçası. Ama onu “büyük okul” konusunda öyle bir gazlamışız ki, bu gazla uzun süre idare etti.
. Ev bakarken ona da kulak verdik. “Burayı beğendin mi? Neresi senin odan olsun?” gibi sorularla olaya dahil ettik.
. Yine de tüm önlemlere rağmen taşınacağımız günün öncesinde Rüzgar’ın yatakta içini çekerek ağladığını duydum. Bu olay, çocuklara her bir detayın adım adım, sakince anlatılmasının önemini gösterdi bana:
– Ah tatlım, n’oldu, neden ağlıyorsun?
– Anne, biz Bodrum’a taşınacağız dedin ya… Ama eşyalarımız ne olacak?
– Herşeyimizi yanımızda götüreceğiz Rüzgar’cım. Oyuncaklarını, eşyalarını, koltuklarımızı, her şeyi!
– Hayır, sen yanlış söylüyorsun. Bu kadar eşya bizim arabamıza sığmaz ki…
Garibim, kara kara düşünüyormuş meğer, “biz bu kadar şeyi nasıl taşıyacağız” diye.
. Taşınma günü, evin toparlanması bizim için bile travmatik olacağından, sabahtan Rüzgar anneanneye gönderildi. Sonra söz verdiğim gibi dev kamyona bindirildi ve Bodrum’daki evi tamamen yerleştikten sonra gördü.
. Taşınma sürecini anlaması ve benimsemesi için pedagogların önerdiği, New York Times gazetesinin çocuk kitapları alanında en çok satanlar arasında gösterdiği Minik Rakun “Veda Öpücüğü“ adlı kitabı okuduk. Ancak bu kitap Rüzgar’ı daha da hüzünlendirmekten başka işe yaramadı maalesef. Bence haklıydı da, çünkü kitapta rakun ailesinin yaşadığı ağaç insanlar tarafından kesileceği için taşınmak zorunda olmaları anlatılıyor. Yazar Audrey Penn, bari ormanı tümden havaya uçursaydı da biraz daha aksiyon katsaydı olaya diye düşünmeden edemedim.

03
Taşınırken reklam ajansındaki marka direktörlüğü işimi bırakmış, Bodrum’da bir süre evden çalışır, sonra eski hayatıma dönerim gibi bir düşünceyle kendime yeni bir hayat kurma planları yapmıştım. Tabii o zamanlar, Bodrum’da kurumsal yapılanma anlamda büyük bir boşluk olduğunu ve burada bakıcıların benim aldığımla aynı miktarda maaş talep ettiklerini bilmiyordum.
Uzunca bir süre evden çalışma çabalarımla geçtiyse de maddi-manevi tatmin etmekten çok uzaktı. Neyse ki sonunda, hem ruhuma hem beynime hitap eden bir iş buldum. Şu anda kurumsal iletişim alanında çalışıyorum.
Uzunca bir süre hem çalışan anne, hem de tam zamanlı anne olarak konumlandığım için şimdi iki durumu da karşılaştırabilecek pozisyonda görüyorum kendimi. Eğer çalışma arkadaşlarınız ve çalışma saatleriniz yıpratıcı değilse, yemek, ev düzeni gibi konularda da pratikseniz, bence çalışan anne olmak kesinlikle daha az yorucu. Eve girer girmez mutfağa dalmak zorunda olmak, kulağında kulaklık, müşteriyle görüşürken bir yandan da çamaşır asmak pek hoş değil, evet, ama yine de çalışmak, üretmek insanı daha zinde tutuyor.
Bodrum’dayız ya: Davulun sesi uzaktan “Burada harika bir hayatımız var, ortalık yemyeşil, kuşlar cıvıldıyor, hava mis, çocuk farklı milletlerden bir sürü arkadaş edindi, okulların bahçesi Benetton reklamı gibi, yumurtalar tavuktan, mandalinalar ağaçtan, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda, tra la la!” şeklinde geliyor olabilir. Ama gerçek şu ki, büyük şehirlere alışkın olanlar için, küçük yerde yaşamak güvenden ziyade bir yalnızlık hissi verebiliyor insana. Başına buyrukluk, özgürlük hoş duygular, fakat azıcık sıkıntıya düştün mü, sağına soluna bakmaya başlıyorsun… Anneni özlüyorsun, oğlunu güvenle bırakabileceğin, otuz senedir tanıdığın insanların yokluğunu hissediyorsun, ne nereden alınır, nerede ne yapılır konularında başkalarının düşüncelerine muhtaç kalma hissinden rahatsız oluyorsun… Buradaki hayatın pahalılığı, ilk elimize aldığımızda bizi resmen yerimizden sıçratan, astronomik elektrik ve su faturaları da ayrı bir yazı konusu… (Bu konularda Mammaturca.com’da gayet aydınlatıcı yazılar var)

Bir de bazı küçük detaylar oluyor, burnunun direği sızlıyor o zaman. Bodrum’da da olsan, Alaska’da da, gurbet gurbet işte! Bizim tesellimiz, kolay ulaşabilirlik. Ama “hadi” deyince gidebiliyor musun, sıkıntıya düşen dostuna koşup sarılabiliyor musun, hayır!

Anne gözüyle Bodrum’da yaşamanın incelikleri…

“Bodrum’da ne yapılır, nerelere gidilir, nerede kalınır?” sorularını içeren elektronik postalar alıyorum neredeyse her gün. Belli bir süreyi onlara cevap vermeye çalışmakla geçiriyorum. Seve seve hepsini yanıtlamaya çalışıyorum. Instagram’da da, blogda da yorumları yanıtsız bırakmaktan hoşlanmam. Ancak bir açıklama yapmam da lazım, çünkü kendimi verdiğim tavsiyelerle ilgili sorumlu hissediyorum. Kısa bir süredir Bodrumluyum. Hala, farklı güzergah kullanırsam, evimin yolunu zor buluyorum. Rüzgar’ı evde bırakıp dışarıya çıkmaktan hoşlanmadığımdan (Attachment parenting nutukları çekmeyiniz çok rica ederim) Bodrum geceleri ile ilgili anlatabileceğim şeyler, Bodrum’un parkları, dondurmacıları, pizzacıları falan. Plajlara gitme durumunda, Bodrumlu arkadaşlarımın peşine takılıyorum. Bazen gideceğimiz kişilerden bir “kurban”, sağ olsun evimin önüne geliyor, sonra tıngır mıngır arka arkaya gidiyoruz. Bu manzarada, benim üstün (?!) yön bulma yeteneklerimin de etkisi fazla tabii. Bu kadar zamanda, Gümüşlük’e üç kere falan gittim, onda da kış günü Rüzgar Efendi denize düştüğünden apar-topar geri döndük. Henüz Akyarlar’ı görmedim, Türkbükü’nde hiç denize girmedim. Sosyetik plajlarda bir kerecik olsun kalçamı çalan müziğe göre sallamışlığım, elimde Mojito ile salınmışlığım yoktur (Zaten salınacak altyapı da yok şu anda, zira buraya geldiğimizden beri yedi kilo aldım). O beğenilen Bodrum fotoğraflarımın büyük bir kısmını, yürüyüşlerim sırasında, kaybolduğumda ve evimin etrafındaki 5 kilometrelik çember arasında çekiyorum.
Neyse ki, Bodrum hakkında kalem oynatan, uzun zamandır Bodrum’da yaşayan blog yazarları var. Ben de onlardan sebepleniyorum arada. Mesela, Serdar Benli. Ona da sık sık Bodrum soruları geliyor olmalı ki, şöyle yazmış bir paylaşımında:
“(…) dünyanın hiç bir yerinde ucuz, merkezi ve temiz bir otel yoktur. Bodrum’da da yok. Bunların üçü asla bir araya gelmez. Ama ikisi bir araya gelir, bu da kişilerin tercihlerine kalmış. Ucuz-merkezi ama temiz değil, temiz-merkezi ama ucuz değil gibi…Ve doğal olarak ben Bodrum’da hiç otelde kalmıyorum. İnsan yaşadığı yerde niye otelde kalsın di mi? Hangisi iyidir, kötüdür uzaktan bir fikrim var o kadar.(…)”
“(…) Bodrum’da bozulmayan başka yerler de var. Neresi mi? Söylemem.
AVM seviyorsanız marinayı çok seversiniz. Kitchenette’de yemek yemeyi seviyorsanız, Bodrum’a gelince rakı balık değil de İstanbul’da yediğiniz yemeği arıyorsanız marinayı çok seversiniz. Gilan mücevherleri, Armani’nin blucinleri ilginizi çekiyorsa marina tam size göre. Denize girmek için 100 TL giriş parası vermeyi manalı buluyorsanız, iyot kokusuna karışmış puro kokusunu seviyorsanız derhal buraya gelin ve Loft Beach’e gidin, bayılacaksınız. Yalnız size bir sorum var; bunları yapacaksanız niye Bodrum’a Yalıkavak’a geliyorsunuz? İstanbul’da kalsanıza.(…)”
Bodrum’a gelecek olanlara tavsiyem, aslında hayatın geneliyle ilgili bir tavsiye: Beklentilerinizi düşük tutun. Bodrum bir peri kadar güzel olabilir ancak bu, burada bir peri masalı yaşanacağı anlamına gelmez. Hiç ummadığınız, boğucu bir şehirde de bulabilirsiniz hayatınızın anlamını.

04Gün geliyor, en büyülü manzaraya da alışıyor insan. İç huzurunuzu sağlayabildikten sonra, gerçekten nerede yaşadığınız çok önemli değil diye düşünüyorum. On iki dakikada işten eve gelebilmek, trafiğin, çoğunlukla önünüzde bir sağa bir sola salınarak yürüyen inek anlamına gelmesi, yaz sonu, el-ayak çekilince insanın aklını başından alacak şekilde durgunlaşan, güzelleşen günlük yaşam, çocuğunuzun yılın altı ayını denizde, kar-kış demeden, tüm gününü bahçede çamurlara bulanarak, tavuklarla koşturararak geçirmesi elbette harika. İç huzurumu bunlarda bulurum, başka da bir şeye gerek yok diyorsanız, hemen çıkın gelin
Herkese güzelliklerle dolu günler dilerim.

Sevgilerimle….

http://ruzgarligunlervegeceler.com/

http://instagram.com/ruzgarligunlervegeceler

https://twitter.com/RuzgarliGG

(Visited 711 times, 1 visits today)
0

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir