2 film + 1 kitap + 1 yatak = Hasta anne

Yarı yıl tatiliyle birlikte bizim de İstanbul seyahatimiz sona erdi. İstanbul ziyaretimiz sömestre tatili amaçlı değildi aslında, doğacak yeğenlerimizi görmeye gittik. İlk kez hala oldum, hem de duble 🙂 Kendisi dünyaya geldiğinde tahtımın sarsıldığını hissettiren küçük kardeşimin 20 gün önce ikizleri doğdu. Acayip duygular içerisinde ve uykusuzlukla geçen 3 haftanın sonunda Bodrum’a dönüşüm de muhteşem! oldu tabii ki. Ben bir hastalan, bir ateşlen🤒 Çocukluğumdan beri ben ateşlendiğimi hatırlamıyorum ama şimdiki güncellenmiş versiyonlu virüsler her nasılsa öküzü bile yere deviren cinsten. Korkmayın, domuz gribi değilim, doktora göründüm. Zaten hastanelere talimat mı verilmiş nedir, doktorlar “domuz” kelimesini asla telaffuz etmiyorlar. Ben sadece eti haram diye biliyordum, gribi de mi haram anlamadım?! Neyseki H1N1 virüsü değilmiş. Alelade bir gripmişim, ne kadar da sıradanım😏

 
Cumartesi’den beri yatay pozisyondayım. Elzem ihtiyaçlar için kalkıyorum ve sonra hemen yatağa dönüyorum. Kendimi evin küçük odasında karantinaya aldım ve kızımdan olabildiğince uzak kalmaya çalışıyorum. Gece ana-kız yatma rutinimize ara verdik. Özleyip görmek isteyince kapıdan “ce” yapıp kaçıyor. Gündüz uykusuna bir türlü geçemediğim için fırsattan istifade ederek uzun zamandır seyretmek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım bir kaç filmi seyrettim. Gerçek hayat hikayelerinden kurgulanan filmleri seviyorum. Hele ki bu filmler kadınların hikayesinden bahsediyorsa daha da çok seviyorum. Çoğu kadın anne olduktan sonra bebeklerinin ardından nasıl hissettikleri sorulduğunda “Onunla birlikte artık kendimi daha güçlü hissediyorum.” der ya ; bence bunlar hep hormonlardan. Çünkü sen zaten dişi olarak dünyaya geldiğinden beri güçlüsün, yaşadığın olaylar aslında sen de zaten doğuştan var olan ama toplum tarafından hep bastırılan içindeki potansiyeli ortaya çıkarıyor. Doğduğu andan itibaren kodlandırılmış “büyü,evlen,besle,büyüt” formatı beyinlerine yüklendiğinden kadınlar ancak çok zor durumda kaldıklarında içlerindeki gücü keşfedebiliyorlar.
Ben film eleştirmeni falan değilim, sizlere seyrettiğim filmlerin kritiğini yapmak için vaktinizi çalma amacında da değilim. Ama dünyanın çoğu ülkesinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kadınların gerçekten yaşadıkları farklı hikayeleri öğrenirsek eminim bir kadın olarak sadece “anne” den çok daha fazlası olduğunuzu hatırlayacaksınız. 
 
ROOM (ODA)
 
oda kitapKitaptan haberdar olmam Youtube’da filminin fragmanı izlemem sayesinde oldu. Fragmanda, çocuk ve annenin içinde bulundukları ürkütücü durumu izledikten sonra filmin konusunu biraz araştırdım. Film bir kitap uyarlamasıydı. Ve konunun aslında çok önceleri haberlerde duyduğum gerçek bir haberden öykündüğünü öğrenince merakım iki kat arttı. 2008 yılında Avusturya’da öz babasının evin kilerine 24 sene boyunca kapattığı ve tecavüz ettiği kızından 7 çocuğunun olduğunun ortaya çıkmasının ardından günlerce olayı takip etmiştim. Aklım hayalim hiçbir yere sığdıramamıştı bu haberi. İşte İrlandalı yazar Emma Donoghue’da aynı şekilde Fritzl davası olarak adlandırılan bu hikayeden esinlenerek 2010 yılında Jack ve annesinin kitabını yazmış. Kitabı Bodrum’da tahmin edeceğiniz gibi bulamadığım için internetten aldım ve sanırım okumam 3 günde bitti. Anlatımı yalın, çarpıcı ve sürükleyici. Annesinin 7 yıl boyunca kapatıldığı zindan olan “Oda” Jack için aslında doğduğu büyüdüğü yerdir. Annesi, Jack’in güven hissiyle normal bir şekilde büyüyebilmesi için ona gerçekleri söyleyemediğinden dünyanın aslında sadece odadan ibaret olduğunu anlatarak onu büyütür. Ama 5 yaşına girdiği gün ona gerçekleri anlatmaya karar verir. Kitap yazar tarafından popüler bir davanın kaymağını yemek için yazılmış basit bir kitap değil. Jack’in ağzından hikayeyi dinlerken kitabın sanki gerçekten 5 yaşındaki bir çocuk tarafından yazılmış olduğunu düşünebilirsiniz. O kadar gerçekçi ve masum bir anlatım. 
 
Room_PosterBirkaç ay önce okuduğum kitabın filmini izlemeye bir türlü fırsat bulamadığım için hayıflanıyordum, ama işte her negatifi bir pozitife çevirmek için bu hastalık bir fırsat oldu. Hafta sonu nihayet filmi izledim. Film şimdiden 4 dalda Oscar’a aday. Jack’i oynayan çocuk ve anne bence rollerine cuk oturmuş. Ama maalesef her kitap uyarlaması gibi film kitap kadar tadını vermedi. Kitaptaki çoğu detayı filmde görememek eksikliğini hissettirdi. Ama yine de kitabı okumamış olsaydım filmi izlediğimde kesinlikle etkilenirdim. En başta gerçek bir hikayeden esinlendiği ve bir genç bir kadının kabus olarak nitelendirilebilecek 7 yıl yaşadığı minicik bir odada çocuğunu tecavüzcüsünden koruyarak hayatta kalma mücadelesinden bahsettiği için eminim beni günlerce etkisinde bırakacaktı. İmdb puanının 8,3 olmasını gerçekten hak ediyor. Fragmanını buraya tıklayarak görebilirsiniz.
JOY
 
Yatak istirahatimin 2. gününde filmleri karıştırırken yine tesadüfen gerçek bir kadın hikayesinden yola çıkan güzel bir film çıktı karşıma. 1900’lü yıllarda İngiltere’de kadınların oy kullanabilmek için verdikleri mücadeleyi anlatan “Suffragette” filmi kadar destansı olmasa da modern çağda bir kadının tırnaklarıyla inşa ettiği muhteşem hayat hikayesini anlatıyor. 
 
joy

Hikayenin baş kahramanı olan Joy Mangano Amerika’nın en popüler ev tipi püsküllü paspaslarından Miracle Mop’un mucidi. Miracle Mop da neymiş derseniz 1996 yılında satışına başlanan ve milyonlarca satan bu paspasın mucidi Joy Mangano tarafından hazırlanan tanıtım videosunu buradan bulabilirsiniz.
Çocukken çok başarılı geçen eğitim hayatının ardından maalesef anne-babasının boşanmasıyla okula devam edemeyen Joy’un kötü bir evliliğin ardından daha da zorlaşan hayatı bir gün kızıyla oynarken oyuncak bebeğin saçlarını aşağı yukarı savurunca birden değişir. Joy evinde temizlik için kullandığı paspaslardan hiç memnun değildir ve oyuncak bebeğin saçlarından yola çıkarak aklına gelen fikir sayesinde “Miracle Mop”un mucidi olur. Ama ürünü satılmaya başlayana kadar bir kadın olarak yaşadığı aşağılanmalar, zorluklar ve 2 çocuk annesi olarak ayakta kalma çabası filmi son dakikasına kadar soluksuz izlettiriyor. Joy rolündeki Jennifer Lawrence bu rolü sayesinde Oscar’a aday gösteriliyor. Ama gerçekten de çok iyi iş çıkarmış. Robert de Niro, Isabella Rosselini ve Bradley Cooper diğer bonus isimler. Filmin masalsı anlatımı hikayeyi daha da keyiflendiriyor. Fragmanı buradan izleyebilirsiniz.
 
Kadın olmak sadece bu ülkede zor değil. Maalesef tüm dünyanın kadınlarla bir alıp veremediği var. Kadınların değerini bilen bir uzaylı kavmi ortaya çıkıp toptan tüm dünyadaki kadınları daha güzel yaşayabilecekleri bir gezegene kaçırsa da erkekler 2 günde birbirlerini yiyerek dünyanın sonunu daha çabuk getirseler gibi gaddar bir ütopik senaryoyla bitiriyorum. Yoo feminist falan olmadım. Sadece son yıllarda bu ülkede her gün duymaya alıştığımız (alıştırıldığımız daha doğru olur) kadın-çocuk istismarı ve tecavüz haberlerinin karşısında çaresiz hissetmekten usandım. Ve sanırım biraz da ilaçlardan böyleyim. Grip ilaçları insan beynine zarar verebiliyor, kesin bilgi 🙂
 
Mammaturca 
(Visited 290 times, 1 visits today)
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir